Ben Hep Gezginleri Kıskanırım

05.03.2021 - 17:31

Ben hep gezginleri kıskanırım. Bambaşka diyarlara yelken açıp, o diyarlarda havanın, suyun, toprağın, sokakların, kuşların, ağaçların büyüsüne kapılan gezginleri kıskanırım. Dünyayı dolaşmayı kutsal bir yolculuk ve bilgi arayışı olarak gören, modern çağın atlılarının peşinden bakıp duruyorum. Gözlerimi kapatıp, uzak ama gönlüme yakın bir ülkenin düşlerini kuruyorum.

Gözlerimi her kapatışımda, uzaklarımdaki yakınım, yakınımdaki uzağım olan komşu kapımız Bulgaristan aklıma gelmekte nedense. Ne zaman bir düş kursam; geçmişe dayalı önemli bir dostluğumuzun kardeşliğimizin bulunduğu Bulgaristan topraklarında bulurum kendimi. Birilim ki o diyar binlerce yıllık geçmişiyle ve eski medeniyetlerin mirasına ev sahipliği yapmasıyla gözlerimi kamaştırır yıllardır.  Tarih böyle yazmıştır, anlatan böyle yaşamıştır. Hisseden böyle hissetmiştir. Gönül lügatimde Bulgaristan Balkanların bambaşka bir yüzü, tartışmasız incisi ve göz bebeğidir. Okuduğum yazılarda izlediğim programlarda gezginlerin anlata anlata bitiremediği Bulgaristan hep çağırmıştır beni, hep uzaklardan el sallamıştır bana. Bu çağrının özünde de mübadele zamanındaki toplu göçte, Türkiye’ye göç eden dokuz yaşındaki büyük dedemin manevi hatırası vardı. Onun doğduğu yerleri son bir kez görmek istemesi, Bulgaristan’ı gözümde ve gönlümde hep kutlu kılmıştı. Bu yüzden televizyon ekranlarında gördüğüm o coğrafyada gezginlere imrenir dururdum hep. Ve ben hep kıskanırım gezginleri. Zira Bulgaristan coğrafyasında her taraf tablo ve her yer fotoğraftı görmesini bilen gözlere. Gözlerimi her kapatışımda Bulgaristan’da sayarım kendimi, dedemin ellerinden tutup da.  Gözlerimi her kapatışımda ürkek bir köy çocuğunun saflığında bacaklarım titreyerek ilerlerdim Sofya sokaklarında. Gözlerim benim değildi sanki. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceleyerek ilerliyordum dedemin doğduğu evin bulunduğu sokaklarda. Her adımımı dedem için attığım bu topraklarda hiç bir ayrıntıyı ıskalamadan zihnime kaydediyordum.  Antik ve modern zaman izlerinin aynı potada eritildiği Sofya sokaklarında dedemin ayak izlerini arıyorum dedemle beraber.  Sürekli fotoğraf çekerken bile tabiatın kendisini kaçırdığını düşlerdim hep. Biliyorum ki bu diyarda kadraja sıkıştırılan her kare genel anlamda görünenin tırnak ucuydu. Daha altın sarısı kumsallarda topuklarımız kumlara değecek, Rila Dağı gibi göz alıcı dağların büyüsüne kapılacaktık dedemle.  Yaşamı en sadeliğiyle bu coğrafyada hissedecek bazen de modern çağın izdüşümlerini yakalayacaktık.

Ben hep gezginleri kıskanırım. Ve nedense hep düşlerimde birileri çağırır beni.  Kültür atlasının rengârenk armonisini ve desenlerinin çeşitliliği gözümde ve gönlümde hep Bulgaristan’ı yüce kılmıştır.  Nefes aldığım sürece o muhteşem seremoniyi görmek istemişimdir hep. Tabiatın kültürün ve mistik bir atmosferin kalbi Bulgaristan her gelen günü bir başka karşıladığı gibi, beni de bir gün başka karşılayacaktı bunu hissediyordum. Rodop, Rila ve Pirin dağlarının zirvelerine kar düşmüştür şimdi.  Rila Manastırı, Aleksandr Nevski Katedrali, Tsarevets, Filibe Antik Roma Tiyatrosu, Asen Kalesi gibi tarihi yerlerin baş döndürücü güzellikteki tarihi rayihası kaplıyor yine gönlümü. Devetashka Mağarasında, Orta Balkan Milli Parkında, Prohodna’da bir çocuğun saflığında ve yeni tahliye olan bir hükümlünün heyecanında yürümek istiyorum. Gözlerimi her kapatışımda cadde cadde, sokak sokak, dağ, bayır Bulgaristan topraklarına tutunan bütün ağaçlarının çingene damarının tuttuğunu görüyordum. Gönül gözümde bütün ağaçlar çiçeklerini kulaklarının ardına takıyor ve tüm ülkeyi baş döndürücü güzellikte bir rayiha kaplıyordu

Ve ben hep gezginleri kıskanırım. Bünyesinde türlü güzellikleri saklayan Bulgaristan’a adım atan o gezginlere diş bilerim şair kimliğimle. Sanatsal duyguları da zengin olan yöre halkının, uzun tarihinde eşsiz bir üslupla geliştirdiği kültürlerinin yakın tanığı olmak istiyorum. Bulgaristan’ın simgelerinden biri haline gelen Alexander Nevsky katedraline yüreğimle dokunmak istiyorum.

Ben hep gezginleri kıskanırım. Hele hele her yaştan insanın bulaşma noktası olan, kuş sesleri içerisinde huzurlu bir gün geçirildiği söylenilen Borisova Gradina parkında gezen gezginleri.  İnşa edildiği zamanki ihtişamını koruyarak günümüze kadar gelmeyi başaran, tiyatro gösterileri, festivaller, konserler ve etkinliklere ev sahipliği yapan Roma Tiyatrosu’nu gezen gezginleri.    Ben hep gezginleri kıskanırım. Varna’da zamanla ve mekânla konuşan, Karadeniz’e göz kırpan gezginleri kıskanırım.  Dinlediğim ve izlediğim bütün gezginler bir şeyler söylüyordu Bulgaristan üstüne. Barışın ve huzurun başkenti, tarım ve tarih ülkesi diyorlardı bu coğrafya için. Ve her biri Bulgaristan’a olan hayranlıklarını dillendirirken Sofya’da Vitosha Caddesinin neon ışıkları alıyordu yüreğimin gözlerini. Sanki bütün gezginler oraya varmış ta, bir ben kalmıştım kendi karanlık sokağımda. Oysa masalsı bir yolculuğun davetini yollamıştı Bulgaristan bana. “Gel” diyordu. “Ben, dünün, bugünün ve yarının buluştuğu yerim” diyordu davetinde. Tarihi Güney Dobruca bölgesinin kadim şehirlerinden biri Silistre tarihi dokusuyla da dikkatleri üzerinde toplarken, manzaraların şahanesini kalbine kazımak istiyorsan, bana gel diyordu. Haklıydı da, zira eski ve modern kültürlerin bir araya geldiği bu ülke bildiklerimi terk edip, tecrübe etmediklerimin peşine takılacağım bir masal ülkesiydi benim için bu topraklar. Varıp Kadı Seyfullah Camisinin şadırvanında yüzümü yıkamak ve Mimar Sinan’a sunmak istiyordum kalbimin kızıl güllerini.

O kadar uzaktı ki bana Bulgaristan, ne garip bir o kadar da yakındı. Yüreğim kâinatın tüm seslerini bir başka duyacaktı orda, yüksek dağların rüzgârlarından ilham alacak, tüm ilham perileri yapışacaktı yakama. Yaz diyorlardı bana. Balkanların Yusuf yüzlü ülkesini yaz. Bütün ilham perileri gözlerimin içerisine bakıyordu adeta. Görmesen de gitmesen de Tuna nehrine vuran şehirlerin ışıklarını yaz diyorlardı bana. Yüzyıllardır hece hece yazılan şiir gibiydi bu topraklar gezginlerin dilinde. Biri olmazsa eksik, biri olmazsa tamamlanamayan uygarlıklar harmanının en güzel hasadıydı. Ve ben “Bulgaristan tarihinden coğrafyasına derin bir kültür ve müthiş bir flora sunan Balkan gezginlerin değişmez ülkesidir” diyen, “geçmişin izleri, aynı gelenekler gibi korunur, gözetilir” diyen bütün gezginleri tüm yüreğimle kıskanıyordum.

Sabır ey yüreğim sabır diyorum kendime. Gözlerin bir gün değecek o topraklara. Bir gün adım atacaksın o modern mimarinin gölgesinin düştüğü sokaklarda. Gök, süt mavisi ve çivit. Bildiklerimi terk edip, tecrübe etmediklerimin peşine takıldığım o antik, o mistik ve o efsunlu ülkede, her şehirde her katmanda ayrı bir kültüre ve tarihe tanıklık edeceğim bir gün. Her katmanda geçmişin farklı inanışların ve kültürlerin kalp seslerini duyacağım. 

Bir gezgin anlatıyor Bulgaristan’ı yine. “Burada her şey canlıydı” diyor. “Tarih canlı, doğa canlı, aşk canlıydı” diyor. Bir gezgin Bulgaristan halkının masalsı güzelliklerle dolu bir coğrafyaya kurdukları küçük bir kentin sokaklarında geziyor. Taşlardaki ustaca mimar dokunuşlarını gördükçe bu taşları hangi bilek gücüyle ve intizamla kestiklerine, nasıl bir sabır örmeği sergilediklerine akıl yoruyor. “Bu renkli ve hayat dolu yöredeki yaşamın solunan ilk nefesleri hala sıcaktı” diyor.  Diyor ki ”sanki çıkıp gelecekler birazdan.  Nedense saklanıyorlar bir köy çocuğunun ürkekliğinde. Nefesleri duyuluyordu ama göstermiyorlar kendilerini. Medet umarak üzerimize gönderiyorlar mitolojik efendilerini”. Ben her gece o gezgininin söylemleri ile uyuyorum. Ben her gece kardeş bir ülkenin kalp seslerini duyuyorum.

Ben hep gezginleri kıskanırım. Kalbini kutlu bir mazinin girdabına salıveren gezginleri Karadeniz’in batısında göz alıcı dağları, güzel kumsalları ve doğal dokusu bozulmamış şehirlerine dalıveren gezginleri. Bu coğrafyanın bütün şehirlerinde bende gezmek istiyorum. Bütün mahalleleri, bütün sokakları kucağında zengin bir tarihi saklarken hem de. Beni çağıyordu Bulgaristan, Avrupa ile Asya’nın kavşak noktasında, mazinin mirasını ve capcanlı bir modernizeyi kendine has bir üslupla harmanladığı bir demde.

Keşke mübadil dedem yaşaydı da o  da görebilseydi  doğdukları toprakları. Onun bütün sohbeti bu coğrafya üzerineymiş. Çok söz etmiş hasret duyduğu topraklardan.  Onu bu topraklara getiremediğim için geç doğduğum için  kendimi suçluyordum.  Dedem, 77 yıl doğduğu toprakların hasretini biriktirmişti yüreğine. 77 yıl topraklarından koparılan insanların hüznünü yaşamıştı, doğduğu toprakları, evini düşünerek.  77 yıl hasret şarkılarını söylemişti, anayurdunun dağını, taşını, kuşunu kirazını, ayvasını özleyerek. Şimdi bütün gezginleri kıskanıyorum, yüreğimdeki o aşikar yarayı gizleyerek.

Ben hep gezginleri kıskanırım. Filibe’de Sofya’da, Haskova ve Rodop Dağlarında Bulgaristan’ın, her duruşuyla, her taşıyla, her binasıyla bir şeyler fısıldayıp ve bir şeyler anlattığı gezginleri kıskanırım. Sessiz ve dingin topraklarıyla,  küçücük yüzölçümüne nefes kesen manzaraları, kırsalının sakinliğini, sakin akan bir hayatı ve tadına doyum olmaz yemeklerini sığdıran ve tüm ihtişamı  ile bana uzaklardan el sallarken Bulgaristan, ben onun göğsünde gezen gezginleri  nasıl kıskanmayayım. Nasıl sakin durayım ben de bilmiyorum

Kardeş diyorum kardeş, ne olursa olsun dilleri ve dinleri.

Onlardan bir tebessüm getirseler de, ben yine de kıskanıyorum cümle gezginleri.

 

İbrahim ŞAŞMA

Paylaş